Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

Akdeniz’in Mavi Yüzünden Yeraltının Büyülü Dünyasına Yolculuk

Sevgili mersinyerelhaber.com okurları, bu hafta yine rotamızı Akdeniz’in tuzlu rüzgârından


Sevgili mersinyerelhaber.com okurları, bu hafta yine rotamızı Akdeniz’in tuzlu rüzgârından alıp, Toros Dağları’nın köklü coğrafyasına ve toprağın yüzlerce metre altındaki gizemli dünyalara kırıyoruz. Çoğu zaman Mersin deyince akla ilk gelen şey uçsuz bucaksız palmiyeli sahil kordonu, pırıl pırıl bir deniz ve sıcak yaz güneşi olur. Oysa ben bu kentin gerçek ruhunun, kalker kayalıkların arasına gizlenmiş mağaralarda, derin obruklarda ve asırlık sedir ağaçlarının gölgesinde saklı olduğuna inananlardanım. Bugün sizleri hem zihninizi dinlendirecek hem de doğanın ihtişamı karşısında büyüleneceğiniz özel bir rotaya davet ediyorum.

İlk durağımız, kadim uygarlıkların izlerini taşıyan ve doğanın adeta bir mimar gibi işlediği Cennet-Cehennem Obrukları. Silifke sınırlarında yer alan bu doğa harikası, her ziyaret edişimde beni yeniden hayrete düşürmeyi başarıyor. Yüzlerce basamağı geride bırakıp Cennet Obruğu’nun tabanına doğru inerken, atmosferin bir anda değiştiğine şahit olursunuz. Dışarıdaki o kavurucu Akdeniz sıcağı yerini tatlı bir serinliğe, kuş seslerine ve obruğun dibindeki tarihi Meryem Ana Kilisesi’nin mistik havasına bırakır. Derinlerden gelen su sesi eşliğinde yürürken zamanın durduğunu hissedersiniz. Hemen yanı başındaki Cehennem Obruğu ise dik ve ürkütücü yapısıyla doğanın ne kadar sert ve devasa bir güce sahip olduğunu bir kez daha yüzümüze çarpar. Buradan ayrılıp Kanlıdivane’ye geçtiğinizde ise bir obruğun etrafında şekillenen antik kentin kalıntıları arasında dolaşırken, tarihin ve doğanın nasıl iç içe geçtiğini iliklerinize kadar hissedersiniz.

Rotamızı biraz daha batıya, Aydıncık yönüne çevirdiğimizde ise karşımıza dünyanın en büyüleyici jeolojik oluşumlarından biri çıkar: Gilindire (Aynalıgöl) Mağarası. Bir çobanın keçisini ararken tesadüfen bulduğu bu mağara, bence sadece Mersin’in değil, dünyanın da sayılı doğa mucizelerinden biridir. Binlerce yılda oluşan sarkıt ve dikitlerin arasından süzülerek mağaranın en uç noktasına ulaştığınızda, sizi kristal berraklığında dev bir yeraltı gölü karşılar. Suyun durgunluğu o kadar kusursuzdur ki, gölün yüzeyi tavandaki devasa oluşumları birebir yansıtan bir ayna işlevi görür. “Aynalıgöl” ismi tam da bu büyülü manzaradan gelir. Bu noktada durup ışıkların su üzerindeki dansını izlemek, ruhu dinlendiren tarif edilemez bir deneyimdir.

Yeraltının bu gizemli dünyasından çıkıp yüzümüzü Toroslar’ın yüksek zirvelerine, Namrun (Çamlıyayla) Yaylası’na döndüğümüzde ise Akdeniz’in o nemli havası yerini çam ve kekik kokulu tertemiz bir dağ havasına bırakır. Namrun Kalesi’nin eteklerinde çayınızı yudumlarken, aşağıda kıvrıla kıvrıla uzanan vadileri ve sis bulutlarını izlemek günün tüm yorgunluğunu alıp götürür. Yaylanın dar sokaklarında yürürken fırından yeni çıkmış sıcak bir sıkmanın ya da buz gibi bir karsambaçın tadına bakmak, bu keşif yolculuğunun en tatlı molası olur.

Sevgili dostlar, Mersin bir gezi rehberine sığmayacak kadar derin, her köşesinde ayrı bir hikaye barındıran muazzam bir açık hava müzesidir. Hafta sonu evde oturmak yerine sırt çantanızı hazırlayın, yürüyüş ayakkabılarınızı giyin ve bu kadim kentin size sunacağı sürprizlere izin verin. Doğanın kalbinde, tarihin izinde yeni rotalarda buluşmak dileğiyle… Yolda kalın, keşifle kalın!