Mersin’de sabaha uyanmak, sadece Akdeniz’in tuzlu ve nemli rüzgarını göğüslemek değildir; kentin taş sokaklarına sindimiş asırlık lezzetlerin rayhasıyla hemhal olmaktır. Çoğu zaman dışarıdan bakan gözler için Mersin, cızırdayan sacların ve incecik kıyılmış etlerin şehri, yani sadece “Tantuni”den ibaret sanılır. Oysa bu kadim liman kenti, mutfağının derinliklerinde Yörük kültürünün yalınlığı ile Doğu Akdeniz’in zengin baharat mirasını harmanlayan devasa bir gastronomi mozaiğidir. Bugün köşemde sizleri, palmiyelerin gölgesinde biçimlenen o zarif ve gizemli lezzet havuzuna, özellikle de çöven otunun ak köpüğünde saklı olan Kerebiç’in hikayesine davet etmek istiyorum.
Kerebiç, sıradan bir tatlı olmanın çok ötesinde, büyük bir sabır, maharet ve ustalık zanaatıdır. Dışı irmiğin o hafif kıtır dokusuyla şekillenen, içi ise Toroslar’ın yüksek yamaçlarından toplanan cevizle ya da Antep fıstığıyla tepeleme doldurulan bu lezzet, asıl mucizesini servis aşamasında yaşar. Çöven otu kö
